Eğitim Dokümanlarımız

SEO WordpressBlogger Python iletişim

20 Haziran 2017 Salı

YDS’de En Çok Çıkan Kelimeler ve Örnek Cümleler


YDS’de En Çok Çıkan 3000 Kelime ve Örnek Cümleler

YDS’de En Çok Çıkan Kelimeler 
About: Hakkında, yaklaşık
  • What do you think about YDS? / YDS hakkında ne düşünüyorsunuz?
  • Above: Yukarıda, üzerinde
  • Seen from above the cars looked tiny. / Arabalar yukarıdan küçücük görünüyor.
  • Abroad: Yurt dışında, dışarıda, gurbette
  • She worked abroad for a year. / O bir yıl boyunca yurt dışında çalıştı.
  • Absence: Yokluk
  • The decision was made in my absence. / Karar benim yokluğumda alındı.
  • Absent: Yok
  • An absent expression. / Bir açıklama yok.
  • Absolute:  Kesin, saf, mutlak, tam
  • Beauty cannot be measured by any absolute standard. / Güzellik herhangi bir mutlak standart tarafından ölçülemez.
  • Absolutely: Kesinlikle
  • You’re absolutely right. / Sen kesinlikle haklısın.
  • Absorb: Emmek
  • Plants absorb carbon dioxide from the air. / Bitkiler havadan karbondioksiti emer.
  • Abuse: Kötüye kullanmak, suistimal, kötüye kullanma, taciz.
  • The referee had been threatened and abused. / Hakem tehdit ve taciz edilmişti.
  • Academic: Akademik, bilimsel
  • An academic career / Bir akademik kariyer
  • Accent: Aksan, şive, ağız
  • She spoke English with an accent.  / O bir aksan ile İngilizce konuştu.
  • Acceptable: Kabul edilebilir, uygun, makul
  • Children must learn socially acceptable behaviour. / Çocuklar toplumsal olarak kabul edilebilen davranışları öğrenmeli.
  • Accept: Kabul etmek
  • She’s decided not to accept the job. / O, işi kabul etmemeye karar verdi.
  • Access: Giriş, erişim
  • There is easy access by road. / Karayolu ile kolay erişim vardır.
  • Accident: Kaza, istenmeyen olay
  • He was killed in an accident.  / O bir kazada öldü. The accident happened at 3 p.m. / Kaza saat 3.00’te oldu.

  • Accidental: Tesadüfi, kazara, rastlantı
  • As I turned around, I accidentally hit him in the face. / Dönerken kazara onun yüzüne vurdum.
  • Accommodation: Konaklama
  • Hotel accommodation is included in the price of your holiday. / Otel konaklaması tatilinizin fiyatına dahildir.

  • Accompany: Eşlik etmek
  • His wife accompanied him on the trip. / Onun karısı yolculukta ona eşlik etti.

  • According to: -e göre
  • According to Mick, it’s a great movie.  /   Mick’e göre o mükemmel bir film. You’ve been absent six times according to our records. / Bizim kayıtlarımıza göre altı kez yoksunuz.

  • Account: Hesap, açıklama
  • In English law a person is accounted innocent until they are proved guilty. / İngiliz kanununda bir insan suçu kanıtlanana kadar masum hesap edilir.

  •  Accurate: Doğru, tam, kesin
  • The article accurately reflects public opinion. / Makale tamamıyla halkın görüşünü yansıtıyor.

  • Accuse: Suçlamak, itham etmek
  • The government was accused of incompetence. / Hükümet beceriksizlik ile suçlandı.

  • Achieve: Ulaşmak, elde etmek, başarmak
  • He had finally achieved success. / O, sonunda başarıya ulaşmıştı.

  • Achievement: Başarı
  • They were proud of their children’s achievements. / Onlar çocuklarının başarısından gururluydu.
  • Acid: Asit
  • Acknowledge: Onaylamak, kabul etmek
  • Are you prepared to acknowledge your responsibility? / Sorumluluğunuzu kabul etmeye hazır mısınız?

  • Acquire: Kazanmak, elde etmek
  • He has acquired a reputation for dishonesty. / O, sahtekarlık için bir ün kazanmıştır.

  • Across: Karşısında, içinden, karşıya, karşıdan karşıya
  • He walked across of field.  / O, alanın karşısında yürüdü.

  • Act: Hareket, eylem, davranmak
  • The girl’s life was saved because the doctors acted so promptly. / Doktorlar derhal harekete geçtiği için kızın hayatı kurtuldu.

  • Action: Eylem, hareket, faaliyet
  • She began to explain her plan of action to the group. / O, gruba hareket planını açıklamaya başladı. Her quick action saved the child’s life. / Onun hızlı hareketş çocuğun hayatını kurtardı.

  • Active: Aktif, etken
  • Although he’s nearly 80, he is still very active. / O neredeyse 80 yaşında olmasına rağmen hâlâ çok aktif.

  • Activity: Etkinlik, faaliyet, aktivite
  • The streets were noisy and full of activity. / Kaslar fiziksel etkinlik sırasında kasılır ve rahatlar.

  • Actor: Aktör, erkek oyuncu
  • Actor Cem Yılmaz starred  in many films. / Aktör Cem Yılmaz birçok filmde rol aldı.

  • Actress: Kadın oyuncu
  • Nicole Kidman is a actress / Nicole Kidman bir kadın oyuncudur.

  • Actual:  Gerçek, asıl, güncel
  • The actual cost was higher than we expected. / Gerçek maliyeti beklediğimizden daha yüksekti. The wedding preparations take weeks but the actual ceremony takes less than an hour. / Düğün hazırlıkları haftalar alır fakat asıl tören bir saatten az zaman alır.

  • Actually: Aslında, gerçekten
  • We’re not American, actually. We’re Canadian. / Biz aslında Amerikan değiliz, biz Kanada’lıdıyız.

  • Ad: İlan, reklam, duyuru
  • We publishing an ad in the local newspaper. / Yerel gazetede bir reklam yayınlıyoruz.

  • Adapt: Uyarlamak, adapte etmek
  • Three of her novels have been adapted for television. / Onun romanlarından üçü televizyon için uyarlandı.

  • Add: Eklemek, katmak, ilave etmek
  • The juice contains no added sugar. / Meyve suyu ilave çeker içermez. Shall I add your name to the list? / Sizin adınızı listeye ekleyecek miyim?

  • Addition: İlave, ek, toplama
  • Children learning addition and subtraction. / Çocuklar toplama ve çıkarmayı öğreniyor.

  • Additional: Ek, ilave, ayrıca
  • Additionally, the bus service will run on Sundays, every two hours. / Ayrıca, otobüs hizmeti pazar günleri her iki saatte bir çalışacak.

  • Address: Adres, konuşma, söylev, ele almak
  • The letter was correctly addressed, but delivered to the wrong house. / Mektubun adresi doğruydu ama yanlış eve teslim edildi.

  • Adequate: Yeterli, uygun, elverişli
  • The room was small but adequate. / Oda küçük ama yeterli. He didn’t give an adequate answer to the question. / Soruya yeterli bir cevap vermedi.

  • Adjust: Ayarlamak, düzeltmek
  • This button is for adjusting the volume. / Bu düğme ses ayarı içindir.

  • Admiration: Hayranlık, beğeni, takdir
  • I have great admiration for her as a writer. / Ben, bir yazar olarak ona büyük hayranlık besliyorum.

  • Admire: Hayran, takdir etmek, çok beğenmek
  • I really admire your enthusiasm. / Ben gerçekten senin gayretine  hayranım.

  • Admit: İtiraf etmek
  • Don’t be afraid to admit to your mistakes. / Yanlışlarınızı itiraf etmeye korkmayın.

  • Adopt: Evlat edinmek, benimsemek, kabul etmek
  • A campaign to encourage childless couples to adopt. / Çocuksuz çiftleri evlat edinmeye teşvik için bir kampanya.   All three teams adopted different approaches to the problem. / Üç takımın hepsi problemlere karşı farklı yaklaşımları benimsedi.

  • Adult: Yetişkin, büyümüş
  • Young people preparing for adult life. / Genç insanlar yetişkin hayatı için hazırlanıyor. The adult population / Yetişkin nüfus

  • Advance: İlerleme, gelişme, avans
  • She closed the door firmly and advanced towards the desk. / O, kapıyı sıkıca kapattı ve masaya doğru ilerledi.

  • Advanced: Gelişmiş, ileri
  • Advanced technology / İleri teknoloji Advanced industrial societies / Gelişmiş sanayi toplumları.

  • Advantage: Avantaj, fayda, çıkar
  • She had the advantage of a good education. / O, iyi bir eğitim için avantaja sahipti. Each of these systems has its advantages and disadvantages. / Bu sistemlerden her birinin avantajları ve dezavantajları vardır.

  • Adventure: Macera, serüven, tehlikeli iş, risk
  • When you’re a child, life is one big adventure. / Sen çocukken hayat büyük bir maceraydı. Adventure stories / Macera hikayeleri

  • Advert: İlan, duyuru, reklam, değinmek, bahsetmek
  • The adverts on television / Televizyondaki reklamlar

  • Advertise: Duyurmak, ilan etmek, reklamını yapmak
  • If you want to attract more customers, try advertising in the local paper. / Müşrerilerinizi daha fazla çekmek isterseniz yerel gazeteye reklam yapmayı deneyin.

  • Advertisement: İlan, reklam, duyuru
  • Put an advertisement in the local paper to sell your car. / Arabanızı satmak için yerel gazeteye bir reklam verin.

  • Advertising: İlan, reklamcılık, duyurma
  • A good advertising campaign will increase our sales. / İyi bir reklam kampanyası satışlarımızı arttıracak. Cigarette advertising has been banned. / Sigara reklamcılığı yasaklandı.

  • Advice: Nasihat, tavsiye, öğüt
  • Follow your doctor’s advice. / Doktorunun tavsiyelerine uy.

  • Advise: Bildirmek, tavsiye etmek
  • She advises the government on environmental issues. / O, çevre konularında hükümete tavsiyelerde bulunur.

  • Affair: İlişki, mesele, iş, olay
  • Affairs of state / Devlet işleri She wanted the celebration to be a simple family affair.  / O, kutlamanın basit bir aile meselesi olmasını istedi.

  • Affect: Etkilemek, arzu, heyecan, sevmek, hoşlanmak
  • How will these changes affect us? / Bu değişiklikler bizi nasıl etkileyecek. Your opinion will not affect my decision. / Sizin düşünceniz benim kararımı etkilemeyecek.

  • Affection: Sevgi, eğilim, düşkünlük
  • I have a great affection for New York. / New York için muazzam bir sevgiye sahibim.

  • Afford: Gücü yetmek, parası yetmek, zaman ayırabilmek, göze almak
  • Can we afford a new car? / Yeni bir araba almaya paramız yeter mi?

  • Afraid: Korku, korkmuş
  • Don’t be afraid. / Korkma Are you afraid of spiders?/ Örümceklerden korkuyor musun?

  • After: Sonra, ardından
  • I could come next week, or the week after. / Ben gelecek hafta veya sonraki hafta gelebilirim.

  • Afternoon: Öğleden sonra
  • Where were you on the afternoon of May 21?  / 21 Mayıs, öğleden sonra neredeydiniz?

  • Afterwards: Sonra, daha sonra
  • Let’s go out now and food eat afterwards. / Haydi şimdi dışarı çıkalım ve daha sonra yemek yiyelim.

  • Again: Yine, tekrar, yeniden, bir daha
  • When will I see you again? / Seni bir daha ne zaman göreceğim?

  • Against: Karşı, aleyhinde
  • The evidence is against him. / Kanıtlar onun aleyhinde. The rain beat against the windows. / Yağmur pencereye karşı vuruyor.

  • Age: Yaş, çağ, devir, uzun bir zaman
  • He left school at the age of 18. / O, 18 yaşında okulu bıraktı. When I was your age I was already married. / Ben zaten senin yaşındayken evliydim. The age of the computer / Bilgisayar çağı Carlos left ages ago.  / Carlos uzun yıllar önce ayrıldı.

  • Aged: Yaşında, yaşlı, ihtiyar
  • They have two children aged six and nine. / Onlar 6 ve 9 yaşında iki çocuğa sahip. Services for the sick and the aged / Hizmetler hasta ve yaşlılar için

  • Agency: Ajans, acenta, vasıta
  • An advertising agency. / Bir reklam ajansı. International aid agencies caring for refugees / Mülteciler için uluslararası yardım ajansları.

  • Agent: Ajan, temsilci, faktör
  • An insurance agent. / Bir sigorta acentası.

  • Aggressive: Agresif, saldırgan
  • He gets aggressive when he’s drunk. / O içtiği zaman agresifleşir.

  • Ago: Önce, evvel
  • She was here just a minute ago. / O henüz bir dakika önce buradaydı.

  • Agree: Kabul etmek, anlaşmak, hem fikir olmak
  • Next year’s budget has been agreed. / Gelecek yılın bütçesi kabul edildi.

  • Agreement: Anlaşma, sözleşme, uzlaşma.
  • International peace agreement / Uluslararası barış anlaşması

  • Ahead: Önde, ileri, ilerde, önceden
  • The road ahead was blocked. / Yol ilerde kapandı. Our team was ahead by six points. / Bizim takımımız altı puan önde.

  • Aid: Yardım, destek
  • This feature is designed to aid inexperienced users. / Bu özellik deneyimsiz kullanıcılara yardımcı olmak için tasarlanmıştır.

  • Aim: Amaç, hedef
  • We aim to be there around six. / Biz yaklaşık altı civarında orada olmayı hedefliyoruz.

  • Air: Hava, gökyüzü
  • Air pollution / Hava kirliliği

  • Aircraft: Uçak, mal ve yolcu taşımaya yarayan hava taşıtı
  •  

  • Airport: Havaalanı, havalimanı
  • Betül is waiting in the airport lounge. / Betül havalimanı salonunda bekliyor.

  • Alarm: Telaş, korku, tehlike işareti, alarm
  •  

  • Alarmed: Panik, paniğe kapılmış
  • She was alarmed at the prospect of travelling alone. / O yalnız seyahat ihtimalinde paniğe kapıldı.

  • Alarming: Korkutucu, endişe verici
  • The rainforests are disappearing at an alarming rate. / Yağmur ormanları korkutucu bir oranda azalıyor.

  • Alcohol: Alkol
  • He never drinks alcohol. / O asla alkol almaz.

  • Alcoholic: Alkolik
  •  

  • Alive: Canlı, sağ
  • We don’t know whether he’s alive or dead. / Onun canlı veya ölü olup olmadığını bilmiyoruz. Is your mother still alive?  / Anneniz hala yaşıyor mu?

  • All: Tüm, hep, bütün, hepsi, tamamen
  • He lives all alone. / O hep yalnız yaşar. The coffee went all over my skirt. / Kahve tamamen üzerime döküldü.

  • Allied: Müttefik, bağlaşık, akraba
  • Many civilians died as a result of allied bombing. / Müttefik bombalamasının bir sonucu olarak birçok sivil öldü.

  • Allow: İzin vermek
  • We do not allow smoking in the hall. / Biz salonda sigara içilmesine izin vermeyiz.

  •  All Right: Tamam, peki, fena değil, olur, anlaşıldı mı
  • ‘I’m really sorry.’ ‘That’s all right, don’t worry.’ / ‘Ben gerçekten üzgünüm’ ‘Peki, tamam, endişelenme’

  • Ally: Müttefik, dost, birleşmek, ittifak
  • The prince allied himself with the Scots. / Prens İskoçlar ile ittifak kurdu.

  • Almost: Neredeyse, hemen hemen
  • Dinner’s almost ready. / Akşam yemeği neredeyse hazır. Their house is almost opposite ours. / Onların evi bizimkinin hemen hemen karşısında. They’ll eat almost anything. / Biz neredeyse hiçbir şey yemeyeceğiz.

  • Alone: Tek başına, yalnız.
  • He lives alone. / O yalnız yaşar. The shoes alone cost £200. / Ayakkabı maliyeti yalnız 200 sterlin.

  • Along: Boyunca, ileriye, birisi ile
  • We’re going for a swim. Why don’t you come along? / Biz yüzmeye gidiyoruz. Niçin bizimle gelmiyorsunuz?

  • Alongside: Yanında, yanı sıra
  • Traditional beliefs still flourish alongside a modern urban lifestyle. / Modern kentsel yaşam tarzının yanında geleneksel inançlar gelişim halinde.

  • Aloud: Yüksek sesle
  • The teacher listened to the children reading aloud. / Öğretmen yüksek sesle okuyan çocukları dinledi.

  • Alphabet: Alfabe, ilkeler, esaslar
  • Alpha is the first letter of the Greek alphabet. / Alfa Yunan alfabesinin ilk harfidir.

  • Alphabetical: Alfabetik
  • The names on the list are in alphabetical order.  / Listedeki isimler alfabetik olarak listelenmiştir.

  • Already: Zaten, önceden
  • ‘Lunch?’ ‘No thanks, I’ve already eaten.’ / Öğle yemeği? Hayır, teşekkürler, ben zaten yedim.

  • Also: Ayrıca, -de -da, keza, üstelik
  • She’s fluent in French and German. She also speaks a little Italian. / O Fransızca ve Almancada akıcıdır. Ayrıca İtalyancayı da biraz konuşur.

  • Alter: Değiştirmek, değişmek
  • Prices did not alter significantly during 2007. / Fiyatlar 2007 boyunca önemli ölçüde değişmedi.

  • Alternative: Alternatif, değişik
  • Do you have an alternative solution? / Alternatif bir çözümünüz var mı?

  • Alternatively: Alternatif olarak
  • The agency will make travel arrangements for you. Alternatively, you can organize your own transport. / Acenta sizin için seyahat düzenlemeleri yapacak. Alternatif olarak kendi taşımanızı organize edebilirsiniz.

  • Although: Rağmen, karşın, olduğu halde
  • Although small, the kitchen has been well designed. / Küçük olmasına rağmen mutfak iyi dizayn edilmiş.

  • Altogether: Tamamen, büsbütün, hepten
  • The train went slow until it stopped altogether. / Tren tamamen durana kadar yavaş gitti.

  • Always: Daima, her zaman
  • Always lock your car. / Daima arabanızı kitleyin. She always arrives at 7.30. / O daima 7.30’da varır.

  • a.m. : Gece yarısı 12 ile öğlen 12 arası.
  • Football match will start at 10 a.m. / Futbol maçı sabah saat 10’da başlayacak.

  • Amaze: Şaşırtmak, hayrete düşürmek, sürpriz
  •  

  • Amazed: Şaşırmış, hayret etmiş
  •  

  • Amazing: Şaşırtıcı, ilginç, hayret verici
  • An amazing achievement/discovery/success/performance    / Şaşırtıcı bir başarı / keşif / sonuç / performans

  • Ambition: Hırs, tutku
  • She was intelligent but suffered from a lack of ambition. / O zekiydi ama hırs eksikliğden zarar gördü.

  • Ambulance: Ambulans, can kurtaran,  hasta veya yaralı insanları hastaneye taşımak için özel ekipmanlarla hazırlanmış araç.
  •  

  •  Among: Arasında, içinde
  • A house among the trees / Ağaçlar içinde bir ev

  • Amount: Miktar, anlamına gelmek
  •  

  • Amuse: Eğlendirmek, neşelendirmek, güldürmek
  • This will amuse you. / Bu sizi eğlendirecek.

  • Amused: Güldürmek, neşelendirmek
  • Janet was not amused.  / Janet neşeli değildi.

  • Amusing: Eğlenceli, komik, gülünç
  • An amusing story/game/incident        / Eğlendirici bir hikaye / oyun / olay She writes very amusing letters. / O, çok eğlendirici mektuplar yazar.

  • Analyse: Analiz etmek, çözümlemek
  • He tried to analyse his feelings. / O duygularını analiz etmeye çalıştı.

  • Analysis: Analiz, çözümleme, inceleme
  • The book is an analysis of poverty and its causes.  /  Kitap fakirlik ve nedenlerinin bir analizidir. At the meeting they presented a detailed analysis of twelve schools in a London borough / Toplantıda bir Londra kasabasındaki 12 okulun detaylı analizini sundular.

  • Ancient: Eski, çok eski, eskiden kalma
  • Ancient history/civilization               /                  Eski tarih / medeniyet Ancient Greece     /   Eski Yunan

  • And: ve, ile, de
  • A table and two chairs   /    Bir masa ve iki sandalye Bread and butter / Ekmek ve tereyağı

  • Anger: Öfke, kızgınlık
  • Jan slammed her fist on the desk in anger.  / Jan kızgınlığında masaya yumruk attı.

  • Angle: Açı, köşe, çarpıtmak, olta ile balık tutmak
  • A 45° angle  / 45 derecelik bir açı The photo was taken from an unusual angle.  /  Fotoğraf sıradışı bir açıdan çekilmiştir.

  • Angry:  Öfkeli, kızgın, hiddetli
  • Her behaviour really made me angry.  /  Onun davranışı gerçekten beni kızdırdı.

  • Animal: Hayvan
  • A small furry animal  /  Küçük tüylü bir hayvan

  • Ankle: Ayak bileği
  • My ankles have swollen.  /  Benim ayak bileklerim şişmiş.

  • Anniversary: Yıl dönümü
  • He was died on the anniversary of his wife’s death.  /   O karısının ölümünün yıl dönümünde öldü.

  • Announce: Duyurmak, bildirmek, ilan etmek
  • The government yesterday announced to the media plans to create a million new jobs.  /  Hükümet dün bir milyon yeni iş kurmak için planlarını medyaya duyurdu.

  • Annoy: Kızdırmak, sinirlendirmek, rahatsız etmek
  • I’m sure she does it just to annoy me. / Eminim o sadece beni kızdırmak için yapıyor.

  • Annoyed: Kızgın, rencide
  •  

  • Annoying: Can sıkıcı
  • This interruption is very annoying. / Bu kesinti çok can sıkıcı

  • Annual: Yıllık
  • An annual meeting/event/report      /      Bir yıllık toplantı / etkinlik / rapor

  • Annually: Yıllık, yılda bir kez, her yıl
  • The exhibition is held annually. / Sergi her yıl düzenlenmektedir.

  • Another: Başka, farklı, bir başka
  • We need another computer.  / Bizim bir başka bilgisayara ihtiyacımız var.

  • Answer: Yanıt, cevap
  • I repeated the question, but she didn’t answer. / Ben soruyu tekrarladım, fakat o cevap vermedi.

  • Anti-: Karşı, zıt, muhalif, anti, önlemek
  • Antisocial / Toplum düzenini reddeden Antifreeze / Donmayı önleyici

  • Anticipate: Tahmin etmek, beklemek, öngörmek
  • Our anticipated arrival time is 8.30.  / Varış süresinin 8.30 olduğunu tahmin ediyoruz.

  • Anxiety: Kaygı, endişe
  • If you’re worried about your health, share your anxieties with your doctor. / Sağlığınızdan endişe ederseniz kaygılarınızı doktorunuzla paylaşın.

  • Anxious: Endişeli, kaygılı
  • Parents are naturally anxious for their children. / Ebeveynler doğal olarak çocukları için endişelenir.

  • Any: Herhangi biri, hiç, her
  • He wasn’t any good at French. / O Fransızcada hiç iyi değildi.

  • Anybody: Herhangi biri, kimse, hiç kimse
  • Is there anybody who can help me?  / Bana yardım edebilecek herhangi biri var mı?

  • Anyone: Kimse, herhangi biri, hiç kimse
  • Is anyone there? / Orada kimse var mı? Did anyone see you? / Siz hiç kimseyi gördünüz mü?

  • Anything: Bir şey, herhangi bir şey, hiçbir şey, her şey
  • Would you like anything else? / Başka bir şey ister misiniz?

  • Anyway: Zaten, neyse, nasıl olsa, yine de, her halükarda
  • It’s too expensive and anyway the colour doesn’t suit you. / O çok pahalı ve zaten rengi size uygun değil The water was cold but I took a shower anyway. / Su soğuktu ama ben yine de bir duş aldım.

  • Anywhere: Herhangi bir yere, hiçbir yerde
  • I can’t see it anywhere. / Ben onu hiçbir yerde göremem. He’s never been anywhere outside Britain. / O İngiltere dışında hiçbir yerde bulunmadı.

  • Apart: Ayrı, arası (uzaklık veya zaman)
  • We’re living apart now. / Biz şimdi ayrı yaşıyoruz.

  • Apart From: Hariç, ek olarak, başka
  • Apart from their house in London, they also have a villa in Spain. / Londra’daki evlerinden başka, onların bir de İspanya’da villaları var.

  • Apartment: Daire, apartman dairesi
  • You can visit the whole palace except for the private apartments. / Özel daireler hariç tüm sarayı ziyaret edebilirsiniz.

  • Apologize: Özür dilemek
  • Why should I apologize? / Neden özür dilemeliyim? We apologize for the late departure of this flight. / Bu uçuşun geç kalkışı için özür dileriz.

  • Apparent: Açık, bariz, aşikar, belli
  • It was apparent from her face that she was really upset. / Onun yüzünden belliydi gerçekten üzgün olduğu.

  • Apparently: Görünüşe göre, belli ki, anlaşılan
  • Apparently they will divorced soon. / Görünüşe göre onlar yakında boşanmış olacak.

  • Appeal: İtiraz, başvuru, temyiz
  • The company is appealing against the ruling.  /  Şirket, karara karşı itiraz ediyor.

  • Appearance: Görünüş, kılık kıyafet
  • Judging by appearances can be misleading. / Görünüşe bakarak yargılamak yanıltıcı olabilir.

  • Appear: Görünmek, gözükmek
  • He appears a perfectly normal person.  / O Gayet normal bir insan olarak görünür.

  • Apple: Elma
  • A garden with three apple trees. / Üç elma ağacı ile bahçeler.

  • Application: Uygulama, başvuru, dilekçe
  • A passport application / Bir pasaport uygulaması

  • Apply: Uygulamak, başvurmak, kullanmak
  • He has applied to join the army.   /   Orduya katılmak için başvurdu.

  • Appoint: Atamak, belirlemek, tayin etmek
  • They have appointed a new head teacher at my son’s school. / Oğlumun okuluna yeni bir baş öğretmen atadılar.

  • Appointment: Randevu, atama, tayin
  • Do you have an appointment?  /  Bir randevunuz var mı? I’ve got a dental appointment at 3 o’clock.  /  Saat 3’te bir diş randevum var.

  • Appreciate: Takdir etmek, beğenmek
  • Her family doesn’t appreciate her.  /  Ailesi onu takdir etmez.

  • Approach: Yaklaşım, girişim, yol, teşebbüs
  •  

  • Appropriate: Uygun, yerinde
  • He questioned the appropriateness of their methods.  /  Onların yöntemlerinin uygunluğunu sorguladı. Jeans are not appropriate for a formal party.  /  Kot resmi bir parti için uygun değildir.

  • Approval: Onay, kabul, onaylama
  • She desperately wanted to win her father’s approval. / Umutsuzca babasının onayını kazanmak istedi.

  • Approve: Onaylamak, kabul etmek
  • Do you approve of my idea? / Benim fikrimi onaylıyor musunuz? The committee unanimously approved the plan. / Komite oy birliği ile planı onayladı.

  • Approximate: Yaklaşık, yakın, benzer
  • The cost given is only approximate.  /  Sadece yaklaşık fiyat verildi.

  • Approximately: Yaklaşık olarak, takriben
  • The journey took approximately seven hours. / Yolculuk yaklaşık olarak yedi saat sürdü. The two buildings were approximately equal in size. / İki bina yaklaşık olarak aynı boyutta.

  • April: Nisan
  • She was born in April.  /  O, nisanda doğdu. We went to Japan last April. / Geçen nisanda Japonya’ya gittik.

  • Area: Alan, bölge
  • Desert areas / Çöl bölgeleri There is heavy traffic in the downtown area tonight. / Kent merkezinde bu gece yoğun bir trafik vardır.

  • Argue: Tartışmak, iddia etmek
  • My brothers are always arguing.  / Kardeşlerim sürekli tartışıyor.

  • Argument: Tartışma, iddia, münakaşa
  • After some heated argument a decision was finally taken. / Hararetli bir tartışmadan sonra nihayet bir karar alındı.

  • Arise: Ortaya çıkmak, doğmak, kaynaklanmak
  • A new crisis has arisen. / Yeni bir kriz ortaya çıkmış.

  • Arm: Kol, dal, silah
  • The country was arming against the enemy. / Ülke düşmana karşı silahlanıyor.

  • Armed: Silahlı, zırhlı, ateşli
  • An international armed conflict  /  Uluslararası silahlı bir çatışma An armed robbery / Silahlı bir hırsız

  • Army: Ordu
  • Her husband is in the army.  /  Onun kocası orduda After leaving school, Mike went into the army.  /  Mike okuldan ayrıldıktan sonra orduya girdi.

  • Around: Çevresinde, etrafında
  • They walked around the lake. / Onlar göl çevresinde yürüdü

  • Arrange: Düzenlemek, ayarlamak, organize etmek
  • Can I arrange an appointment for Monday? / Pazartesi için bir randevu ayarlayabilir miyiz? She arranged the flowers in vase. / O, vazodaki çiçekleri düzenledi.

  • Arrangement: Düzenleme, anlaşma, tertip
  • She’s happy with her unusual living arrangements. / O sıradışı yaşam düzenlemeleri ile mutlu. We can come to an arrangement over the price.  / Biz fiyatlar üzerinde bir düzenlemeye gidebiliriz.

  • Arrest: Tutuklamak
  • She was arrested on suspicion of murder.  /  O, cinayet şüphesi ile tutuklandı.

  • Arrival: Varış, geliş
  • There are 120 arrivals and departures every day.  /  Her gün 120 varış ve geliş vardır. The first arrivals at the concert got the best seats. / Konserde ilk gelenler en iyi koltukları alır.

  • Arrive: Varmak, ulaşmak, başarmak, gelmek
  • I’ll wait until they arrive.  / Ben onlar ulaşana kadar bekleyeceğim. A letter arrived for you this morning. / Bu sabah sizin için bir mektup geldi.

  • Arrow: Ok, Ok işareti
  • Use the arrow keys to move the cursor. / İmleci hareket ettirmek için ok tuşlarını kullanın.

  • Art: Sanat, sanatsal, hüner, ustalık
  • Contemporary art / Çağdaş sanat Collection of art and antiques / Sanat ve antika koleksiyonu

  • Article: Makale, madde, eşya, nesne, sözleşmeyle bağlanmak
  • Have you seen that article about young fashion designers? / Genç moda tasarımcıları hakkındaki makaleyi gördünüz mü? Articles of clothing / Giyim eşyaları

  • Artificial: Yapay, suni
  • Job interview is a very artificial situation. / İş görüşmesi çok yapay bir durumdur.

  • Artist: Sanatçı, ressam
  • A graphic artist  /  Bir grafik sanatçısı

  • Artistic: Sanatsal, sanatçı ruhlu, güzel sanatlarla ilgili
  • The artistic works of the period  /  Dönemin sanatsal eserleri She comes from a very artistic family. / O çok sanat ruhlu bir aileden geliyor.

  • As: Olarak, gibi, kadar, iken, olduğu gibi
  • As she grew older she gained in confidence. / O yaşlanırken güven kazandı. She’s very tall, as is her mother. / O annesi gibi uzun.

  • Ashamed: Mahcup, utanmış
  •  

  • Aside: Bir tarafa, bir yana
  • She pulled the curtain aside. / O bir tarafa perde çekti.

  • Aside from: -den başka, dışında
  •  

  • Ask: Sormak, istemek, rica etmek
  • Can I ask a question?  /  Ben bir soru sorabilir miyim? All the students were asked to complete a questionnaire.  /  Bütün öğrencilerin bir anket doldurmaları istendi.

  • Asleep: Uykuda, uyumuş
  • The police found him asleep in a garage. / Polis onu garajda uyurken buldu.

  • Aspect: Görünüm, görünüş, yön, cephe
  • The book aims to cover all aspects of city life.  /  Kita şehir hayatının bütün yönlerini kapsıyor.

  • Assistance: Yardım, destek
  • He can walk only with the assistance of crutches.  /  O yalnız koltuk değneklerinin yardımı ile yürüyebilir.

  • Assistant: Yardımcı, asistan, tezgahtar
  • Assistant Attorney General William Weld  /  Yardımcı başsavcı William Weld

  • Assist: Yardım, destek, sayı yapma pası
  • Anyone willing to assist can contact with this number.  /  Yardımcı olmayı isteyen herkes bu numara ile irtibat kurabilir.

  • Associate: Ortak, arkadaş, dost, birleştirmek, çağrıştırmak, bağdaştırmak, ilişkilendirmek
  • I always associate the smell of baking with my childhood.  /  Fırının kokusu bana daima çocukluğumu çağrıştırır. Most people immediately associate addictions with drugs, alcohol and cigarettes.  /  İnsanların çoğu uyuşturucu, alkol ve sigarayı bağımlılık ile ilişkilendirir.

  • Associated: İlişkili, birleşmiş
  • Salaries and associated costs have risen substantially.  /  Maaşlar ve ilişkili maliyetler önemli ölçüde artmıştır.

  • Association: Dernek, ortaklık, iş birliği
  • Football Association  / Futbol derneği

  • Assume: Üstlenmek, farz etmek, saymak, varsaymak
  • In the story the god assumes the form of an eagle.  /  Hikayede tanrı bir kartal şeklinde varsayılır. The court assumed responsibility for the girl’s.  /  Mahkeme kızın sorumluluğunu üstlendi.

  • Assure: Sağlamak, temin etmek, garanti etmek
  • This achievement has assured her a place in the history books.  /  Bu başarı onun tarih kitaplarındaki yerini garanti etti.

  • At: -de, -da, -ye, -ya, -e, -a, savaşçı, asker
  • At the corner of the street  /  Caddenin köşesinde They arrived late at the airport.  /  Onlar havaalanına geç geldi. We left at 2 o’clock.  /  Biz saat 2’de ayrıldık.

  • Atmosphere: Atmosfer
  • Pollution of the atmosphere / Atmosfer kirliliği Saturn’s atmosphere /  Satürnün atmosferi

  • Atom: Atom, zerre, çok az miktar
  • The splitting of the atom  / Atom bölme

  • Attach: Eklemek, bağlamak, takmak, iliştirmek
  •  

  • Attached: Bağlı, ekli, takılı
  • I’ve never seen two people so attached to each other. / Ben birbirine öyle bağlı iki insan görmemiştim. The research unit is attached to the university. / Araştırma ünitesi üniversiteye bağlıdır.

  • Attack: Saldırı, atak, hücum
  • A woman was attacked and robbed by a gang of youths.  /  Genç bir çete tarafından bir kadın saldırıya uğradı ve soyuldu. The man attacked him with a knife. / Adam bir bir bıçakla ona saldırdı.

  •  Attempt: Girişim, teşebbüs, denemek
  • I will attempt to answer all your questions. / Bütün sorularınızı cevaplamayı deneyeceğim. The prisoners attempted to escape, but failed.  / Mahkumlar kaçmaya çalıştı, fakat başarısız oldu.

  • Attempted: Teşebbüs etmek, denemek, kalkışmak
  • We were shocked by his attempted suicide.  /  Biz onun intihar girişiminden şok olduk.

  • Attend: Katılmak, devam etmek, bir yere gitmek, hazır bulunmak, hizmet etmek
  • Our children will attend the same school. / Çocuklarımız aynı okula gidecek. The meeting was attended by 90% of shareholders. / Hissedarların % 90’ı toplantıya katıldı.

  • Attention: Dikkat, ilgi, özen
  • She tried to attract the waiter’s attention. / O garsonun dikkatini çekmeye çalıştı.

  • Attitude: Tutum, tavır, davranış
  • If you want to pass your exams you’d better change your attitude!  / Sınavlarınızı geçmek istiyorsanız tavırlarınızı değiştirseniz daha iyi olur.

  • Attorney: Avukat
  •  

  • Attract: Çekmek, cezbetmek
  • The exhibition has attracted thousands of visitors.  / Sergi binlerce ziyaretçi çekti.

  • Attraction: Cazibe, çekicilik
  • Buckingham Palace is a major tourist attraction.  /  Buckingham sarayı önemli bir turist çekim merkezidir.

  • Attractive: Cazip, ilgi çekici
  • I like John but I don’t find him attractive physically.  /  Ben John’u beğenirim ama fiziksel olarak onu çekici bulmuyorum.

  • Audience: İzleyici, dinleyici, seyirci
  • The audience clapping for 10 minutes.  /  Seyirci 10 dakikadır alkışlıyor. Movie audiences  /  Film izleyicileri

  • August: Ağustos
  •  

  • Aunt: Teyze, hala, yenge
  • My aunt lives in Canada.  /  Teyzem Kanada’da yaşıyor.

  • Author: Yazar
  • Who is your favourite author?  /  En sevdiğiniz yazar kim?

  • Authority: Otorite, yetki, uzman, bilirkişi
  • in a position of authority / bilirkişi pozisyonunda Only the manager has the authority to sign cheques. / Sadece yönetici çekleri imzalama yetkisine sahiptir.

  • Automatic: Otomatik, kendi kendine olan
  • A fully automatic driverless train  /  Tam otomatik sürücüsüz tren Automatic transmission / Otomatik vites

  • Autumn: Sonbahar, güz
  • in the autumn of 2013 / 2013’ün sonbaharında It’s been a very mild autumn this year.  /  Bu yıl sonbahar çok ılıman oldu.

  • Available: Mevcut, geçerli, hazır, müsait
  • We’ll send you a copy as soon as it becomes available.   /  Hazır olur olmaz size bir kopya göndereceğiz.

  • Average: Ortalama
  • The average of 4, 5 and 9 is 6.  /  4, 5 ve 9’un ortalaması 6’dır.

  • Avoid: Önlemek, kaçınmak
  • The name was changed to avoid confusion with another firm. / Başka bir firma ile karışıklığı önlemek için adı değiştirildi.

  • Awake: Uyanık, farkına varmak
  • I was still awake when he came to bed.  /  O yatağa gittiği zaman ben hâlâ uyanıktım.

  • Award: Ödül, karar, hüküm, vermek


  • The judges awarded equal points to both finalists.   /  Uzmanlar her iki finalisti eşit puanla ödüllendirdi.a

  • Aware: Farkında, haberdar, uyanık
  • He was aware of the problem. / O, sorunun farkındaydı.

  • Away: Uzak, uzakta, deplasmanda
  • The beach is a mile away.  /  Sahil bir mil uzakta.

  • Awful: Korkunç, berbat, müthiş, oldukça büyük
  • The weather last summer was awful. / Geçen yaz hava berbattı.

  • Awfully: Çok, son derece, müthiş bir şekilde
  • I’m awfully sorry for this problem. / Ben bu problem için çok üzgünüm.

  • Awkward: Garip, beceriksiz, sakar, ters, kullanışsız
  • There was an awkward silence. / Bir garip sessizlik vardı. Don’t ask awkward questions.  / Garip sorular sorma.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınız bizim için önemlidir. Konu hakkında sormak istediklerinizi yazabilirsiniz.