MWN9LGx8LGF4NWZcMqR5NWVdLTcsynIkynwbzD1c

OSMAN GAZİ KİMDİR?

Osman Gazi Kimdir Tarihçe-i Hayatlar

Ak Blog SEO
4349759590016280108

OSMAN GAZİ KİMDİR?

8 Ocak 2020 Çarşamba

OSMAN GAZİ KİMDİR?

Osman Bey kimdir? Osmanlı Devleti’nin kurucusu, ilk sultanı, büyük bahadır I. Osman, Osman Bey veya Osman Gazi’nin hayatı. Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey’in kısaca hayatı...
Osman Gazi Kimdir Tarihçe-i Hayatlar
OSMAN BEY KİMDİR? - Osman Bey’in Hayatı
Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Osman Bey, 1258’de, Söğüt’te doğdu. Babası Ertuğrul Gazi, Annesi Halime Hatun’dur. Osman Bey, uzun boylu, yuvarlak yüzlü, esmer tenli, ela gözlü ve kalın kaslıydı. Omuzları arası oldukça geniş, vücudunun belden yukarı kısmı, aşağı kısmına oranla daha uzundu. Başına kırmızı çuhadan yapılmış Çağatay tarzında Horasan tacı giyerdi. İç ve dış elbiseleri geniş yenliydi.
Osman Bey değerli bir devlet adamıydı. Dürüst, tedbirli, cesur, cömert ve adalet sahibiydi. Fakirlere yedirip, onları giydirmeyi çok severdi. Üzerindeki elbiseye kim biraz dikkatlice baksa, hemen çıkartıp ona hediye ederdi. Her ikindi vakti, evinde kim varsa onlara ziyafet verirdi. Osman Bey, 1281 yılında Sögüt’te, Kayı Boyu’nun yönetimine geçtiğinde henüz 23 yaşındaydı. Ata binmekte, kılıç kullanmakta ve savaşmakta çok ustaydı. Aşiretin ileri gelenlerinden, Ömer Bey’in kızı Mal Hatun ile evlendi ve bu evlilikten ileride Osmanlı Devleti’nin başına geçecek olan oğlu Orhan Bey doğdu. Sögüt’te temelleri atılan, altı yüzyıllık bir tarih diliminde ve üç kıtada hüküm sürecek olan Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi, 1326’da Bursa’da Nikris (goutte) hastalığından öldü.
Erkek çocukları: Pazarlı Bey, Çoban Bey, Hamid Bey, Orhan Bey, Alaeddin Ali Bey, Melik Bey, Savcı Bey
Kız çocukları: Fatma Hatun
Altı asır İslam dünyasının sancaktarlığını yapan Osmanlı Devleti’nin kurucusu olan Ertuğrul Gazi oğlu Osman Gazi’nin hayatı.
OSMAN GAZİ KİMDİR? - Osman Gazi’nin Hayatı (1281 - 1326)
Osmanoğulları, Orta Asya’dan göç edip Anadolu’ya geçen Oğuz Türklerinin Kayı aşiretindendir. Osman Gazi, Ertuğrul Gazi’nin üç oğlundan (diğerleri Savcı ve Gündüz Bey) biridir. Lakabı “Fahruddin”dir.

OSMAN BEY NASIL BAŞA GEÇTİ?
Osman Bey, doğmadan önce yapacağı büyük işler babası Ertuğrul Gazi’ye manen bildirilmişti. Nitekim yüksek kabiliyeti ve idaredeki dirayetinden dolayı, babasının vefatından sonra diğer bütün beyler, en küçük evlat olmasına rağmen O’nu ittifakla “Kayı Bey”i olarak tanıdılar. Böylece ittifâkla beyliğin başına geçen Osman Bey, babasından kalan 4800 km² toprağı 16 bin km²’ye çıkardı. İlk sikke, onun döneminde bastırıldı.

OSMAN GAZİ’NİN RÜYASI
Babası Ertuğrul Gazi, hayatı boyunca hocası ve mürşidi Şeyh Edebali Hazretlerini kendine rehber edinmiş, O’nun manevi terbiyesi ile kemâl sahibi bir bey olmuştu. Bu sebeple oğlunun da O’nun terbiyesi altında yetişmesini çok arzu ediyordu. Osman Gazi de sık sık Edebali Hazretlerini ziyaret ediyor, duâsını alıyordu. Şeyh Edebali’nin evinde misâfir kaldığı bir gece Osman Bey, rûhuna sükûnet veren, nefsinin çırpınışlarını dindiren sohbetin huzûru içinde heyecan dolu anlar yaşamıştı. Bir rivâyette, kendisine yatması için gösterilen odanın duvarında asılı bir Kur’ân-ı Kerîm olduğu için ayağını uzatmayıp, kıvrılarak oturduğu yerde tatlı bir uykuya daldı. Rü’yâsında, Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan ve giderek hilâl şeklini alan Ay’ın, bir ucunun kendi göğsüne girdiğini ve kendisi ile Şeyh Edebali Hazretleri arasından çıkan bir fidanın çınar haline geldiğini ve bu çınarın dallarının üç kıt’aya yayıldığını ve birçok milleti gölgesi altına aldığını gördü. Bu topraklarda haşmetli kule ve kubbeler üzerinde Ezân-ı Muhammedî okunuyor; bülbüller Kur’ân-ı Kerîm tilâvet ediyorlardı. Semânın görülebilen her yeri gülşen olmuştu. Osman Bey, rü’yâsında bu güzel manzaraları büyük bir hayrânlıkla seyrederken, âniden bir ceylanın ortaya çıktığını gördü. Batıya doğru kaçmaya çalışan ceylana ok atmak üzere nişan alırken uyandı.

ŞEYH EDEBALİ HAZRETLERİNİN RÜYA TABİRİ
Abdest aldı. Müsâade alarak Edebali’nin huzûruna girdi. Rü’yâsını anlatmağa başladı. Anlattıkça şeyhin yüzünde tatlı tebessümler beliriyor, gözleri, nûrânî bir ışık ile parlıyordu. Zîrâ Edebali, kalp gözüyle bu rü’yânın sırrını çözmüştü. Osman Bey susunca, Şeyh, başını kaldırdı; gözlerinin içine bakarak yumuşak, âhenkli sesi ile konuşmaya başladı:
“–Oğlum! Gâibi ancak Allah bilir. Lâkin gördüğün bu rü’yâda dolu dolu hayır vardır. Cenâb-ı Hakk sana ve soyuna saltanat nasîb edecektir. Dünya, oğullarının himâyesine girecektir. Benim zürriyetimden bir kız ile evleneceksin. Bu izdivaçtan doğanlar, senin kuracağın ve giderek büyüyecek olan büyük bir devletin başına geçeceklerdir. Bu devlet de Batı’ya doğru genişleyecektir...”

OSMAN GAZİ’NİN EVLİLİĞİ
Şeyh Edebali’nin tâbir ettiği rü’yânın üzerinden uzun bir zaman geçmeden Osman Bey, Şeyh’in kızı Bala Hatun ile evlendi. Bu izdivaç, iktisâdî kuvveti ve fütüvvet erbabını Osman Gazi’nin etrafına topladı. 623 yıl dünyayı hidayet ve Allah’ın dînini yüceltmek cehdiyle nûrlandıracak nizâm-ı alemi sağlayacak devletin, maddî temeli atılmış oldu. Diğer taraftan zamanının bütün manevi ricali de, Osman Gazi ve ailesinin liderliğinde ittifak ettiler. Husûsiyle Edebali Hazretleri, Hacı Bektaş-ı Veli ve Ahi Evran, bunu çok arzu etmişler ve Allah’a niyazda bulunmuşlardır.

OSMANLI’NIN AÇTIĞI BAYRAK
İşte bu ve benzeri ulvî müjdelerle Osmanlı’nın açtığı bayrak, büyük evliyaların manevi kanatlarının gölgesinde yükseldi. Moğolların binbir zulümle dolu kasıp kavuran istilası neticesinde bunalan Anadolu’nun mü’min insanı, Allah dostu olan gönül insanlarının kanatları altına koşarak huzura erdi; canlandı ve dirildi. Aksi halde bütün bir Anadolu, manevi kimliğini yitirmek tehlikesi ile karşı karşıya gelmişti. Çünkü puta tapıcı bir kavim olan Moğolların, İslam’ın en kuvvetli ordularını yene yene batıya ilerleyişi, Anadolu halkını, elemli, kederli, hattâ ümitsiz kılmıştı. Öyle ki, büyük bir bıkkınlıkla yavaş yavaş özünden kopma emareleri başgöstermiş ve Moğol âdetleri, gelenekleri ve yaşayışları moda hâline gelmeye başlamıştı. İşte Osmanlı, bu elîm vaziyete Edebali silsilesi ile gönül gönüle vererek “dur” diyebilmiş ve o âna kadar vâkî mağlûbiyetlerin haktan inhirâfın bir neticesi veya imtihan olduğunun tecrübe ve idrâki içinde olmuştur. Teb’asına, Allah’ın te’yîdine mazhar olan mü’minlerin, tekrar mansûr ve muzaffer olacağını ilan ve telkîn etmiştir.

SELÇUKLU DEVLETİ’NE SADIK KALDI
Osmanlı’nın Anadolu beylikleri arasındaki faydasız boş çekişmelere karışmayıp batıya doğru fetih rûhuyle ilerleyip cihâd üzre olması, bu îlân ve telkîndeki samîmiyeti sergilediğinden Osman Gazi’nin etrafında sarsılmaz bir tevhîd hâlesi oluşturdu. İ’la-yı kelimetullah amacının kendisi için İslam’ın bir emri olduğu şuûrunda olan herkes, O’nun açtığı mukaddes bayrağın altına koştu. O sıralarda Moğol istilası ile dağılmış bulunan Selçuklu’nun ulemâ ve ümerâsı da Osman Gazi’nin yanına gelmiş ve kendisine bey’at etmişlerdir. Bunda son Selçuklu Sultanı’nın Osman Gazi’ye olan teveccühü de, rol oynamıştır. O, Osman Gazi’ye:
“–Oğul Osman Gazi! Sende saadet nişanları çoktur. Sana ve nesline alemde mukâbil yoktur. Benim duam, Allah’ın inayeti, Hazret-i Peygamber’in mucizâtı ve evliyanın himmeti seninledir.” iltifâtını yapmış ve i’lâ-yı kelimetullâh yolundaki muvaffakıyet ve gayretleri dolayısıyla O’na tuğ, alem, kılıç ve bir de ferman göndermişti. Bunun içindir ki, Osman Gazi, Selçuklulara, onlar tamamen târih sahnesinden çekilene kadar bağlı kalmış ve hukûken bizzat Selçuklu Sultanı tarafından müstakil hâle getirilmesine rağmen böyle bir hareket içine girmemiştir. Bütün bunlar da göstermektedir ki, Osmanlı, Selçuklu Devleti’nin vâris-i tabîisi olmuştur.

OSMANLI DEVLETİ NE ZAMAN KURULDU?
Osman Gazi döneminin dikkat çeken en mühim husûsu, O’nun, devletin temelini manevi ve kalıcı esaslar üzerine kurmuş olmasıdır. O’nun çevresinde Edebali Hazretleri, Şeyh Mahmut, Dursun Fakıh, Kâsım Karahisârî, Şeyh Muhlis Karamânî, Âşık Paşa, Elvan Çelebi gibi ilim, îmân ve irfân sahibi has kimseler mevcuttu. Devlet yapısında maneviyatın o kadar ehemmiyeti vardı ki, Osman Gazi’nin Beyliği, 1299 yılında Karacahisar Kalesi’nin fethinden sonra Dursun Fakıh’ın Cuma namazındaki hutbesiyle tasdik olunmuştu.

DEVLETİ TEHDİT EDEN GÜÇLER
İşte bu kıymet hükümleriyle Edebali Hazretleri, Osman Bey’i hamur gibi yoğuruyordu. Yoğurması da gerekiyordu. Çünkü Osman Bey, zor durumdaydı.. Her yönden gelip kendine iltihak eden beylikleri mi birlik içinde tutsun; dengeyi mi bozmasın; Bizans’ı mı kollasın, Germiyan’ı mı?.. Moğol’u mu gözetsin; tekfurlarla mı savaşsın?

OSMAN BEY’İN MANEVİ REHBERİ
İşte Edebali Hazretleri, bütün bu ve benzeri ehemmiyetli mevzûlarda Osman Bey’e bir manevi rehber oluyor ve kendisinin yürüyeceği yolları erişilmez takvânın feyizleriyle donatıyordu.
Bu yüksek manevi terbiye ile, gerek Osman Gazi, gerekse teb’ası, İslam ahlakını en mükemmel bir surette hayata ve tatbikata intikal ettirerek sâlih bir topluluk hâline geldiler. Az sayıdaki aşiret gücü ile Bizans Ordusu’nu ve tekfurları üst üste mağlûb ederek cihan-şümûl bir sultanlık kurdular. Dörtyüz çadırla başlayan bu aşiret, manevi terbiye bereketi ile büyük bir ihsân ve ikrâm-ı ilâhîye mazhar oldu. Uzun müddet, babadan oğula dehalar silsilesi devam etti. Dünya, onlarla saadet ve adaletin ka’bına varılmaz sayısız tezahürlerine şahit oldu. Her gittikleri yerde bir nizam-ı alem ve muvâzene unsuru oldular. Bu büyük oluşa vücut veren Osman Gazi, hiç şüphesiz ki tarihimizin en dikkate şayan bir şahsiyeti olma şerefiyle mücehhez bulunmaktadır. Bunun içindir ki dünyanın en büyük devletinin ismi, O’nun adına nisbet edilmiştir.

OSMAN GAZİ NASIL BİRİYDİ?
İyi bir dînî ve manevi terbiye alan Osman Gazi Hazretleri, gâyet dindar, salih bir bey idi. Ahirete meyli ziyadeydi. Dînen yasak olan şeylerden son derece kaçınırdı. Bütün amacı, “fî sebîlillâh” cihada matuftu. Tatlı sözlü, halim bir zat olup müddet-i ömründe bir kere gazap etmediği rivayet edilir. Bunun yanında teşebbüs ve iktidar sahibi olarak hüsn-i idâresinde son derece kâbiliyetliydi. Tahakküm tanımaz bir yiğit gaziydi. O’nun hakkında aşağıdaki ifadeleriyle Hıristiyan târihçiler dahî, ilmin haysiyetine riayet ederek hakikati feda etmeyip hakkı teslîm etmek mecbûriyetinde kalmışlardır.
DÜNYANIN EN BÜYÜK DEVLETİ - Tarihçi Hammer der ki:
“O’nun bıraktığı devlette teşkilat ve esas temeller o kadar kuvvetliydi ki, Osmanlı, kısa bir müddet sonra dünyanın en büyük devleti oldu. Farz-ı muhâl O’nun devrindeki insanlara: «Bu gazinin torunları, karşısına çıkan birçok güçlü devletleri mağlup ederek Avrupa’yı dize getirecek ve şu harita bölgelerine hâkim olacak!» deselerdi, bunları işiten herkes: «Bu bir hayaldir; boş bir masaldır!» derdi. Fakat o namdar Gazi ile etrafı, bilhassa tasavvuf erbabı ve ulema, buna can ü gönülden inanıyor ve bu büyük zuhur için yorulup dinlenmeden gayret sarfediyorlardı.”
Gerçekten Osman Gazi ve yiğitleri, at sırtından inmediler; gece gündüz akından akına koştular. Hızla geliştiler, büyüdüler ve çoğaldılar. Bizans için korkulu bir rü’ya oldular. İslam’ın gür sesini dünyaya yaymak yolunda yediden yetmişe savaştılar. Küffar, artık kalelerinden dışarı çıkamaz oldu.
Lamartin şöyle der:
“Osman Gazi’nin tabiî istidadı sade, doğru ve adilane idi. Akıl ve zekasını Allah’ın birliğine hasrederek yeryüzünde Allah’ın birliği ve varlığı karşında bulunan batıl itikatları ve putperestliği men’e çalışırdı. Bununla beraber fatihlerin siyasetini takip ederek zaptettiği ülkelere tasarruf etmeye ve yerleşmeye başladı. Osman Gazi, yavaş yavaş ilerledi; fakat hiçbir zaman geri dönmedi.”

Nitekim Osman Gazi’nin, daha devletinin kuruluşunu tamamlamakla meşgûl olmasına rağmen en büyük hedefi, İstanbul yönünde ilerlemek ve Hz. Peygamber’in müjdesine nail olabilmekti.

OSMAN GAZİ’NİN FETİH POLİTİKASI
Osman Gazi’nin fetihleri harita üzerinde incelendiğinde onun hayret verici şu amaçları rahatlıkla göze çarpar:
1) Sınırları denize dayandırmak arzusu,
2) Yıkılmaya yüz tutmuş Bizans’ı kıskaca almak,
3) Rum topraklarını yarma şeklinde hareketlerle birbirinden ayırmak, ardından irtibatı kesilen parçaları fethetmek.

OSMAN GAZİ’NİN VASİYETİ
Kendisi bu istikâmette gayret ettiği gibi evlâdına da aynı gayreti vasiyet etmiş ve vefâtından önce Bursa önlerine kadar gelerek oğluna uzaktan parıldayan bir manastırın kubbesini işâret etmiş ve:

“Beni şol gümüşlü kubbenin altına koyasın!” demişti.
Ömrü, devamlı gayret ve gazâ içinde geçen Osman Gazi, Bizans’la sınır olmanın verdiği avantajı iyi kullanmış ve devletine müthiş bir dinamizm kazandırarak mütevazi beyliğine cihan devleti olma yolunda hızla mesafe aldırmıştır. Başlangıçta hiçbir ululuk ve ihtişam iddiâsı taşımayan Osman Gazi’nin varisleri, gaziler sultanı olmuştur. O, hayal zannedilen bir ideali hakîkat yapmıştır. Bunu Gibbons şöyle takdîr eder:
“Osman Gazi, bir Sultan oğlu değildir. Toprakları küçük ve teb’ası az olmasına rağmen devleti, seneden seneye mütemâdiyen büyümüştür. Bu kesintisiz büyüme ise, elbette onu te’sîs eden dehanın hakiki büyüklüğüne delalet eder. Türk milletinin Atilla ve Cengiz gibi hükümdarları, göz kamaştırıcı muzafferiyetlerine rağmen akıncı olarak kalmış ve imparatorlukları da temsil edilmemiş amaçsız bir fütuhattan ibaret olmuştur. Arkalarında sadece kan, irin ve gözyaşı bırakmışlardır. Çünkü onlar, idealsiz kuru cihangirler olarak sadece boru ve trampet sesleri arasında yakıp yıkıyorlardı. Osman Gazi’nin yaptıkları ve geride bıraktıkları ise, çok farklı idi. Bunun için ardındakiler de, hak ve hukuku temsil ve tevzî etme hususunda daimâ ön safta bulunmuşlar ve devletleri, “devlet-i ebed-müddet” olmuştur. Şu halde Osman Gazi’nin mevkîi, öncekilerle kâbil-i kıyas bile değildir.”

OSMAN GAZİ’NİN MAL VARLIĞI
Fevkalâde müttakî bir hayat süren Osman Gazi’nin, vefat ettiğinde geriye bıraktığı şahsi mal varlığı, bir zırh, bir çift çizme, birkaç tane sancak, bir kılıç, bir mızrak, birkaç at sürüsü, üç sürü koyun ve emsalinden ibaretti."

------

TARİHSEL OLARAK KRONOLOJİK ANLATIMIYLA GAZİ OSMAN BEY

Osman Gazi Türk padişah, Osmanlı Devleti’nin ve hanedanlığının kurucusudur.

Hayatı
İlk Osmanlı kaynaklarına göre Anadolu’ya gelen bir Türkmen boyuna mensup olup Söğüt bölgesine yerleşen Ertuğrul Gazi’nin oğludur. Osman Gazi’nin gençliğinin geçtiği Eskişehir ve çevresinde yerleşik hayatın oldukça gelişmiş olduğu bilinmektedir. Osman’ın ve babası Ertuğrul’un hangi boya mensup oldukları tartışma konusudur. Kesin olarak bilinmemekle birlikte Kayı boyu’na mensup oldukları düşünülmektedir. Soy kütüğü ise Oğuz’dur. Başlangıçtan beri uç beylerinin fetih politikasına iki prensip yön vermiştir: Gazâ ve istimâlet. Dinî ideoloji olarak kutsal savaş İslâmî gazâ, Hıristiyan ülkelerine karşı örgütlenmiş askerî uç bölgelerinde ilk aşamada aralıksız akınlar, daha sonra fetih ve yerleşme ve sonunda uç gazi beyliklerinin kuruluşu şeklinde bir gelişme göstermiştir. Gazâ, sanıldığı gibi kontrol altına alınan bölgelerde halkı İslâmlaştırma amacına yönelik değildi. Gazâ dârülislâmın egemenlik alanını genişletmeyi amaçlar. Kontrol altına alınmış bölgede yaşayan gayri müslimler İslâm şeriatının tesbit ettiği kurallar altında bir statüye sahip olur ve bu kurallara saygı bey ve her müslüman için dinî bir ödev kabul edilirdi. Osmanlı uç gazi beyleri bu kurallar hakkında din âlimlerine danışır ve uygulamada onlara uyum sağlamaya çalışırlardı. Fıkıh okumuş Edebâli ve Dursun Fakih Osman’ın danışmanları idi. Başlangıçta alpler Osman Gazi ile birer yoldaş olarak seferler yapmaktaydı. Öyle anlaşılıyor ki Osman Gazi önemli başarılar kazanıp sivrilince uçlarda alpler onun kumandası altına girmiştir. Osman’ın seferlerinde alpler “yarar yoldaş” ve “nöker”leri idi. Osman, Eskişehir’den Bilecik ve Yenişehir’e kadar geniş bir ülke sahibi olduğunda (698/1299) İnönü’yü oğlu Orhan Bey’e, Yarhisar’ı Hasan Alp’e İnegöl’ü Turgut Alp’e vermiştir. Bu alp ve nökerlerin çocuk ve torunları sonraları devlet idaresinde önemli makamlara gelecekler ve bir çeşit Osmanlı aristokrasisi oluşturacaklardır. Öte yandan nöker denilen askerî grup da Osman’ın etrafındaki gücü belirlemektedir. Osman Gazi’de şüphesiz başlangıçta bu alplerden biriydi. Onu ötekiler arasında seçkin duruma getiren özellik, rivayete göre bir Vefâî-Babaî tarikat halifesi olarak uca gelen Edebâli’nin yakınlık ve mânevî desteği olmuştur. Osman Gazi’nin hayatında başarısı seferlerde alpleri ve nökerleri bayrağı altında toplayabilmesidir. Osman Gazi döneminde nökerlik / yoldaşlık egemen bir kurum olarak görünmektedir. 703’te (1304) Osman’ın Sakarya seferinde Lefke (Osmaneli) ve Çadırlı tekfurları kendisine itaat ettiler ve Osman Gazi’ye has nöker oldular. Uç toplumunda Osman Gazi’nin mânevî destekleyicisi hukukî ve içtimaî hayatı örgütleyici olarak ahîler ve fakihlerdir. Osman bir bölgeyi ele geçirdikten sonra burayı nasıl örgütleyeceğini ve dinî kuralları fakihlerden sormaktadır. Fakihler İslâm hukukunu, Sünnî akaidini ve İslâm kurumlarını bilen insanlar olarak gazi önderi yönlendirici bilgiler sağlar, daha aşağı düzeyde şehir ve köylerde imâmet hizmeti görürlerdi.

İlk Akınlar
Bu dönem, Osman’ın Sultanöyüğü ucunda yerli tekfurlara karşı önemli gazâ hareketlerine giriştiği ve bir Moğol müdahalesinden çekinmediği yıllara rastlamaktadır. 1299 yılının Osmanlı rivayetinde Osman’ın Bilecik fethi ve bağımsızlık yılı olarak kaydedilmiştir. Kulaca akınından iki yıl sonra ise Osman Gazi bölgenin II. büyük tekfuru Karacahisar tekfurundan hisarı almış, beylik merkezi yapmıştır. Rivayete göre bu önemli fetih sonucu uçta sancak beyliğine erişmiştir. Osman, Karacahisar fethiyle bütün bölgeye hâkim olmuş, fiilen bu kesimdeki Selçuklu-İlhanlı nâibleri yerine geçmiş görünmektedir. Osman Gazi, Karacahisar’da kendi adına hutbe okutmuş, bağımsız beylik iddiasında bulunmuştur.

Sınırları Genişletmek
Osman Bey’in bundan sonraki ana hedefi Sakarya nehrinin doğusundaki bölgeleri almak olmuştur. 1286 yılında Domaniç belini aştıkları yerde büyük bir savaşa tutuşmuşlardır. Bu savaş Osman Gazi’nin gerçek anlamda ilk savaşı kabul edilmektedir. Osman Gazi 687-699 (1288-1299) Karacahisar’dan Bilecik-Yenişehir’e kadar egemenliği ve kontrolü altına alarak birçok şehir ve kaleye hükmeden bir bey durumuna gelmiştir. 1288-1299 döneminde Osman Bey, Selçuklu sultanına haraç ödeyen yerel tekfurları ortadan kaldırarak, daha sonra doğrudan doğruya Bitinya’da Bizans imparatorluk topraklarına karşı gazâ faaliyetine başlamıştır. 1299’a doğru Dündar Osman’ın kethüdâsı idi. Bu yılda Osman’ın fetih politikasında kökten bir değişiklik olmuştur. 1299’da Osman ile amcası arasında beyliğin bundan sonraki politikası üzerinde görüş ayrılığı belirmiştir. Dündar, Bilecik tekfuruna ve Rum halkına karşı iyi geçinme politikasının sürdürülmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Osman bu sözü kendisinin savaş ve egemenlik hakkını engelleme olarak anlamış ve okla Dündar’ı vurup öldürmüştür.
1299 yılına doğru Osman, savaş alanını Karacahisar-Söğüt bölgesinden batıda ileride Bilecik-Yenişehir bölgesine taşımıştır. Doğrudan Bizans sınırları ötesinde Bitinya topraklarına akına başlayan Osman, Yenişehir’den zaman zaman İznik’e kadar inmiştir. Osman Gazi, Bizans topraklarına karşı akın merkezi olarak Yenişehir’de yerleşip ailesini Bilecik’te bıraktıktan sonra bütün faaliyetini İznik’e yöneltmiştir. İlk akınlardan sonra gelip İznik’i kuşatmıştır.  Yalnız başarılı olamamıştır, İznik Orhan Gazi tarafından 1331’de teslim alınacaktır. Bu İznik çatışması yani Bapheus savaşı Osman’a hânedan kurucusu bir bey ünü kazandırmış, kendisinden sonra oğlu Orhan rakipsiz beylik tahtına geçmiştir. Böylece 27 Temmuz 1302 tarihi Osmanlı hânedanının, dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin kuruluş tarihi olarak kabul edilebilir.

Son Yıllar
Osman Gazi, oğlu Orhan’ı kendi sağlığında deneyimli kumandanlar Akça Koca, Konuralp, Köse Mihal ile seferlere gönderip onu beylik için hazırlamıştır. Hasta olan Osman son yıllarında beyliği fiilen oğlu Orhan’a bırakmıştır. Osmanlı rivayeti erken bir tarihten, 1305’ten sonra Osman’ın herhangi bir faaliyetinden söz etmemektedir.
Osman Bey’in ayağında “nikris zahmeti” bulunduğu için işleri Orhan’a bıraktığından kendisinin yaşlanıp “mütekaid” olduğu bilinmektedir. Osman Gazi 724’te (1324) hayatını kaybetmiştir. Osmanlı rivayetine göre vefatında hicrî yıl hesabıyla 69 yaşındaydı ve 27 yıl hükümdarlık yapmıştı.
Yine Osmanlı rivayetine göre vefatında Orhan Bey Bursa’yı kuşatmakla meşguldür. Osman’ı vasiyeti gereği hisarda Tophane’de “Manastırda kubbenin altında” defnetmişlerdir.Gümüşlükubbe denilen manastır 1271 (1855) depreminde yıkılınca 1280’de (1863) şimdiki sade türbe Sultan Abdülaziz tarafından yaptırılmıştır. Osman’ın Orhan’a vasiyeti olarak daima şeriat hükümlerine riayet, emrindekileri gözetme ve ihsanda bulunma maddeleri zikredilmektedir.
--
---
Akblog.NET
Ak Blog SEO - Google SEO Eğitimleri Dokümanları
Konu hakkında sormak istediklerinizi yazabilirsiniz.
AK Blog SEO

Read. Think. Exercise (Oku. Düşün. Uygula.)

Whatsapp İletişim Formu×
Bilgileriniz
İstek Bilgileriniz
iletişime geç